Ahmet İnsel'in yeni sol parti gerek dediği yazılardan biri, bu partinin "Türkiye’de vicdan ve adaleti muhafazakârların tekeline bırakmayacak" bir parti olması gerektiğini söylüyor. Yazıyı zamanında okumak için işaretlemiştim ama ne yazdığını zaten tahmin etmek zor değil, o yüzden bir türlü okuma motivasyonu bulamamıştım.Okuyunca, İnsel'in değindiği en önemli noktanın şu "vicdan" meselesi olduğunu düşündüm. Vicdan tekeli...
Aklıma devlet tanımlarından biri geldi: şiddet tekelini elinde bulundurma meşruiyetine sahip örgüt, insanlar vs vs. ya da meşru şiddetin tekelini... Bir "bozkurt" sitesinden alıntı yaparsam: "Max Weber; Devleti, verili bir toprak parçası içinde başarıyla yasal fiziki güç kullanımı tekeli talep eden bir insan topluluğu olarak tanımlamıştır." Bu daha doğru oldu.
Vicdan tekeliyle şiddet tekelini birbiriyle karşılaştırabilir miyiz?
Devlet ilk olarak 'yönetim' işinin metaforik yeridir: devlet yönetir, yöneten şey devlettir. Bugün yönetme pratiğinin temelinde vicdan önemli bir yer tutuyorsa, devlet şiddet tekeli olduğu kadar vicdan tekeli olarak da görülebilir.
Devletin şiddet tekeli olarak tanımı aslında bir tariftir: bu tarife uyulursa devlet gerçekleşir. Yani devletin yeri halihazırda evrensel olarak boş bir yer değildir, toplumun, devletin, sınırların vs pratik olarak tanımlanması gerekir. Şiddet tekeli olarak devlet tarifi, olası devletlerden biridir. Bugünün devleti, ya da yöneteni, liberal bir formülasyonu kullanıyor devleti kurmak için. Merhamet ve vicdan, şiddet kadar kurucu nitelikler olarak görülebilir: yönetilecek olan eski 'toplum' değil, bireyler, onların becerileri, yetenekleri, başarısızlıkları, insani ilişkileri, günlük pratikleri. Eskiden böyle değil miydi? Elbette ki böyleydi, ama bir farkla: 'kader' de yönetilmeye çalışılıyordu. Yani, toplum ya da korporatist parçaları birlikte hareket ettirilmeye çalışılıyordu. Bugün kaderin toplumsal bir yönü yok, kaderimizin bir parçası kendi ellerimizde (yönetilmesi gereken parça), diğer parçası ise ancak tanrının ya da doğanın elinde olabilecek düzeyde bizden uzakta. İşte yönetimi mümkün, gerekli ve meşru kılan parça bu. Bir kader kurbanı, kaderinin kendi elleriyle başına musallat edilmediği tespit edilirse, yani tembel olmadığı ama hasta, sakat vs olduğu anlaşılırsa, toplumdan yardım isteyebilir, isterse de alır. En yakınındaki vicdandan, o da olmadı vicdan tekeli kimdeyse ondan alır. İnşallah.
O zaman, vicdan tekelini elinde bulunduran, devlet olabilir. Eskiden (ne zamansa o eski işte) solcular devleti ele geçirmek için mevcut (kapitalist) devletle mücadele ederlerdi: kimi grupların kendi orduları, belirli oranda hizmet seçenekleri vardı, kaderin yöneticisi olma iddiaları vardı. Psikolojik olarak şiddet tekelini devletten almaya taliptiler. Başka bir deyişle devletin rakipleri, devletin kuruluş ilkesinin de sahibiydiler aynı zamanda. İlkeleri, kuralları ortak bir oyun alanında yaşanan gerçek bir rekabet. (Oyunbozanlık yapan yoktu demiyorum tabi ki).
Bugün de, Ahmet İnsel benzer bir şey öneriyor: vicdan tekelini devletten almayı. Bu öneri, devletin kurucu yönetim ilkesinin takibini gerektiriyor, devlet olma iddiasını. Psikolojik şartlar ya da kader, ya da 'şiddet' hesaba katılmadığında meşru bir iktidar perspektifidir bu. Muhalefet tarafından yapılması beklenen iktidarın yeni bir tarifidir: vicdan tekeli.
İnsel'in yazısında vicdan ve adalet, yanyana, neredeyse aynı anlamda kullanılıyor. Ama bir terslik var: vicdan tekeli, hukuk tekeli olabilir, ama adalet tekeli olabilir mi? Adalet ancak bir adaletsizliğin peşinden gelebilir. Vicdan da, yasalar da, hak ve hukuk da, adaletsizlik durumuyla bir müzakerenin sonrasında, güçlü olan tarafından yapılan tariflerle ortaya çıkar: tanımları yoktur. Adaletsizlik ise apaçıktır: eşitliğin telafi edilmeyecek şekilde, sürekli ve bir kadermişçesine kaybıdır. İşçilerin başına gelen şey, kadınların başına gelen şey, Kürtlerin, Ermenilerin veya zencilerin başına gelen şey, adaletsizliktir. Adalet ise eşitliğin yeniden teminidir, soyuttur, gerçekleşmez. Eğer bir duyguysa, geçmişi geleceğe bağlayıp duran duygunun adıdır adalet.
27 Mart 2010 Cumartesi
20 Aralık 2008 Cumartesi
ATEŞİ TANRILARDAN ÇALMADIK!
Yunanistan’daki isyan ateşi, İçişleri Bakanı ve Polis Müdürünün istifası ve Başbakan Karamanlis’in istifaları reddetmesi tiyatrosundan sonra artık devletin suçu üstlenmiş olmasıyla daha anlamlı hale geldi. Oradaki kardeşlerimiz “Yunan Hükümeti 15 yaşında bir çocuğun katledilmesinin tüm politik sorumluluğunu almış olmaktadır.” diyor. “Yunan Hükümeti katilin kanlı elidir. Asıl katil, polisi eğiten ve onlara, "siz devletin kendisisiniz, dokunulmazsınız, yasaların üstündesiniz" fikrini veren hükümettir.”
Atina’lı gençler, şairimiz Nazım’ın sesiyle, “ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” diyorlar. Diyorlar ki, ateşimizi söndürmek bahanesiyle kimse kokuşmuş ellerini uzatıp onu bizden çalmaya kalkmasın. Ve ekliyorlar, “tüm dünyada devlet şiddetiyle ölen kardeşlerimizi unutmayacağız, öldürenleri de affetmeyeceğiz.”
Seher Şahin’leri, Vedat Özdemiroğlu’ları unutuyor değiliz. Fakat bizde de polis elinde, devlet gözetimi veya takibinde ölüm, son yıllarda komşumuzdaki gibi daha bir pervasızlaştı. Bir farkla: ölümleri komik senaryolarla demeyeceksek, devlet ağzından özürlerle pervasızca üstleniyorlar. Gazete haberine göre “devlet, Engin Ceber'in cezaevinde ölümünün kötü muamele sonucu olduğunu kabul etti. Bakan Şahin "Devlet ve hükümet adına özür diliyorum" dedi. Yetmez affetmemiz için, ama özür dilemek de önemlidir diyelim.
Ya diğerleri? Baran Tursun, Emrah Dervişoğlu, Uğur Çetin, Yaşar Karaoğlan, Murat Kasap, Aziz Yargı, Halil Bulut, Fevzi Abik, Aytekin Arnavutoğlu, Ferhat Gerçek, Ercan Güneşdoğdu, Soner Çankal, Ahmet Laçin, Mustafa Kükçe, Festus Okey, Dariusz Witek; Rize’den, Trabzon’dan, Hollanda’dan, Nijerya’dan gençler, yaşlılar… Polis elinde öldüler, yaralandılar, sakat kaldılar, işkence gördüler, tecavüze uğradılar, dayak yediler... Devlet özür dilemedi, ama hepsine rastlantılara, inanılmaz senaryolara dayalı açıklamalar getirdi. Bu rastlantılar o kadar çok oldu ki, polis kılığına girip “rastlantı” yaratmaya çalışan erkekler rahat rahat gördüler işlerini. Artık polis döver, söver, tecavüz eder, öldürür diye düşünür olduk biz. Korkuyoruz. Polisten ve devletten korkuyoruz. Yetkileri arttırıldıkça daha çok korkuyoruz.
Yunanistanlı kardeşlerimiz, yaktıkları ateşle belki de bize unutturulan bir şeyleri hatırlatıyorlar. Cengiz Genç isimli bir vatandaş, polis şiddetine uğradığını iddia ediyor, devletin bize vaat ettiğini talep ediyordu: “ayağımı kıran polisler beraat eder, benim de suçlu olduğum söylenirse Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarım.” Biz doğarken seçmedik bu devletin, bir devletin vatandaşı olmayı. Korku içinde yaşamayı ölmeye tercih etmek zorunda olduğumuz, açlığı, hastalığı, Tuzla’da ha öldüm ha öleceğim diyerek çalışmayı, silikozis hastası olmayı, beyaz yakalı olup ofislere hapsolmayı, sokaklarda çöp toplayarak karnını doyurmayı, içerdeki veya dışarıdaki hücrelerde çürümeyi, haksızlığa karşı bile korku içinde dişimizi sıkmayı hiç değilse yaşamaya devam etmek umuduyla sürdürdüğümüz bu düzeni biz seçmedik. Yunanistan’daki kardeşlerimiz bize diyorlar ki, “‘hiç kimsenin devlete karşı yalnız kalmaması’ için yaktığımız ateşi hemen söndürmeyeceğiz”. Devletin soğuk yüzü bizi daha fazla üşütmesin diye ateşin çevresinde toplanmayı öneriyorlar bize.
Biz de düşüncelerimizden, düşlerimizden, ya da sadece “rastlantılardan” dolayı başımıza bir şey gelmesinden korkuyoruz. Polisten ve devletten korkuyoruz. Bizi yalnızlaştıran, tek yakalayıp köşeye sıkıştıran devletten, şimdiye kadarki cinayetlerin hesabını vermesini istiyoruz. Bunu şiddetle ve içtenlikle istiyoruz. Ve istiyoruz ki, özür dilemeyi çok bilen devlet, samimiyetini bir de Yunanistan hükümetini kınayarak göstersin. Eğer polis cinayet işlemez diyorsa, “Yunan” olduğu için, hamaset ve milliyet yapmak için “düşmanını” değil, cinayet işleyen polislerle var olan bir devleti kınasın. Bunu gerçekten istiyoruz. Yoksa artık yalanlarına gözümüzü yummayacağız. Korkuyoruz, ama cesur olmadığımız da söylenemez: artık biliyoruz ki Promete ateşi tanrılardan çalmadı. Gücünü bugünün güçlüsünden devralmadı. Hiç de tanrılara ait olmayan ateş, herkesle paylaşmak içindir. Yaşamın yaratıcı gücü hiç kimsenin malı değildir. Alexandros Grigoropulos gibi, Türkiye’li, Avrupa’lı ve bütün dünyadan insanlar için, Promete bir kez daha ateşin başına çağırıyor bizi.
dahası>>
Atina’lı gençler, şairimiz Nazım’ın sesiyle, “ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” diyorlar. Diyorlar ki, ateşimizi söndürmek bahanesiyle kimse kokuşmuş ellerini uzatıp onu bizden çalmaya kalkmasın. Ve ekliyorlar, “tüm dünyada devlet şiddetiyle ölen kardeşlerimizi unutmayacağız, öldürenleri de affetmeyeceğiz.”
Seher Şahin’leri, Vedat Özdemiroğlu’ları unutuyor değiliz. Fakat bizde de polis elinde, devlet gözetimi veya takibinde ölüm, son yıllarda komşumuzdaki gibi daha bir pervasızlaştı. Bir farkla: ölümleri komik senaryolarla demeyeceksek, devlet ağzından özürlerle pervasızca üstleniyorlar. Gazete haberine göre “devlet, Engin Ceber'in cezaevinde ölümünün kötü muamele sonucu olduğunu kabul etti. Bakan Şahin "Devlet ve hükümet adına özür diliyorum" dedi. Yetmez affetmemiz için, ama özür dilemek de önemlidir diyelim.
Ya diğerleri? Baran Tursun, Emrah Dervişoğlu, Uğur Çetin, Yaşar Karaoğlan, Murat Kasap, Aziz Yargı, Halil Bulut, Fevzi Abik, Aytekin Arnavutoğlu, Ferhat Gerçek, Ercan Güneşdoğdu, Soner Çankal, Ahmet Laçin, Mustafa Kükçe, Festus Okey, Dariusz Witek; Rize’den, Trabzon’dan, Hollanda’dan, Nijerya’dan gençler, yaşlılar… Polis elinde öldüler, yaralandılar, sakat kaldılar, işkence gördüler, tecavüze uğradılar, dayak yediler... Devlet özür dilemedi, ama hepsine rastlantılara, inanılmaz senaryolara dayalı açıklamalar getirdi. Bu rastlantılar o kadar çok oldu ki, polis kılığına girip “rastlantı” yaratmaya çalışan erkekler rahat rahat gördüler işlerini. Artık polis döver, söver, tecavüz eder, öldürür diye düşünür olduk biz. Korkuyoruz. Polisten ve devletten korkuyoruz. Yetkileri arttırıldıkça daha çok korkuyoruz.
Yunanistanlı kardeşlerimiz, yaktıkları ateşle belki de bize unutturulan bir şeyleri hatırlatıyorlar. Cengiz Genç isimli bir vatandaş, polis şiddetine uğradığını iddia ediyor, devletin bize vaat ettiğini talep ediyordu: “ayağımı kıran polisler beraat eder, benim de suçlu olduğum söylenirse Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarım.” Biz doğarken seçmedik bu devletin, bir devletin vatandaşı olmayı. Korku içinde yaşamayı ölmeye tercih etmek zorunda olduğumuz, açlığı, hastalığı, Tuzla’da ha öldüm ha öleceğim diyerek çalışmayı, silikozis hastası olmayı, beyaz yakalı olup ofislere hapsolmayı, sokaklarda çöp toplayarak karnını doyurmayı, içerdeki veya dışarıdaki hücrelerde çürümeyi, haksızlığa karşı bile korku içinde dişimizi sıkmayı hiç değilse yaşamaya devam etmek umuduyla sürdürdüğümüz bu düzeni biz seçmedik. Yunanistan’daki kardeşlerimiz bize diyorlar ki, “‘hiç kimsenin devlete karşı yalnız kalmaması’ için yaktığımız ateşi hemen söndürmeyeceğiz”. Devletin soğuk yüzü bizi daha fazla üşütmesin diye ateşin çevresinde toplanmayı öneriyorlar bize.
Biz de düşüncelerimizden, düşlerimizden, ya da sadece “rastlantılardan” dolayı başımıza bir şey gelmesinden korkuyoruz. Polisten ve devletten korkuyoruz. Bizi yalnızlaştıran, tek yakalayıp köşeye sıkıştıran devletten, şimdiye kadarki cinayetlerin hesabını vermesini istiyoruz. Bunu şiddetle ve içtenlikle istiyoruz. Ve istiyoruz ki, özür dilemeyi çok bilen devlet, samimiyetini bir de Yunanistan hükümetini kınayarak göstersin. Eğer polis cinayet işlemez diyorsa, “Yunan” olduğu için, hamaset ve milliyet yapmak için “düşmanını” değil, cinayet işleyen polislerle var olan bir devleti kınasın. Bunu gerçekten istiyoruz. Yoksa artık yalanlarına gözümüzü yummayacağız. Korkuyoruz, ama cesur olmadığımız da söylenemez: artık biliyoruz ki Promete ateşi tanrılardan çalmadı. Gücünü bugünün güçlüsünden devralmadı. Hiç de tanrılara ait olmayan ateş, herkesle paylaşmak içindir. Yaşamın yaratıcı gücü hiç kimsenin malı değildir. Alexandros Grigoropulos gibi, Türkiye’li, Avrupa’lı ve bütün dünyadan insanlar için, Promete bir kez daha ateşin başına çağırıyor bizi.
21 Temmuz 2008 Pazartesi
Maveraünnehir nereye dökülür?
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.
Ergenekon/AKP
Sol
İslam ve ittifak
Devlet/sivil
Yerleşik/göçebe
Gramsci
Siyasal liberalizm: belge, mill,
Normal kapitalizm
Devrimcilik
En arka sıradaki parmak
İttifak ve darbe karşıtlığı
Siyasal liberalizm=neoliberalizm=”darbe”
Emek cephesi/demokrasi cephesi
Neoliberalizmle mücadele/darbeye karşı mücadele
Ekonomik/siyasal
19 Temmuz 2008 Cumartesi
adalet mi hayalet mi?
1. Kafka - kanunun bana açık kapısı
2. Hamlet -bana görünen hayalet
adaletin yüzleri...
mühimmat:
derrida, kafka, marx,feminizm
dahası>>
2. Hamlet -bana görünen hayalet
adaletin yüzleri...
mühimmat:
derrida, kafka, marx,feminizm
18 Temmuz 2008 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)